ÖĞÜT ALMAK İSTEYENE KUR'AN YETER!

4 Mart 2026 Çarşamba

Ümit Yorgunu Bir Adam: Bülent Akyürek’in Yazıyla Direnen Hayatı

Bazı insanlar vardır, hayatımıza uzaktan girmezler; sessizce oturur, konuşur ve sonra bir daha hiç çıkmazlar. Yıllar geçer, belki uzun zaman görüşemezsiniz, konuşamazsınız, lakin içinizde bir yerlerde hep canlı biçimde kıpırdanıp dururlar. Evet, şu ya da bu şekilde sesleri susar ama cümleleri içeride bir yerde yaşamaya devam eder bu insanların.

İşte tam da bu insanlar arasında belki de adını en başta sayacağım Bülent Akyürek benim hayatıma böyle girmişti. 2014 yılında Erzurum Kitap Fuarı’nda tanımıştım onu.

Gündeme, yazdıklarına, memlekete ve edebiyata dair oldukça uzun bir sohbet etmiştik. Ve ben o gün, karşımdaki adamın yalnızca bir yazar olmadığını anlamıştım; seçerek okuyan, yaşayarak yazan, yazdıklarını bedeninde taşıyan biriydi o.

İlk bakışta fark edilen şey hemen her bakımdan hissedilebilecek kadar açık biçimdeki bedensel zayıflığıydı belki. İncecik, narin, sesine bile sirayet edecek kadar bir incelikle işlenmiş bir garip zayıflıktı bu. Ama konuşmaya başladığında onu dinlerken geçen birkaç dakika sonra, insanın gözünün önünde eriyip giden o nazik, nazenin kırılgan beden değil; cümleleriyle genişleyen bir canlılık içinde duran ve ruhuna işleyen bir insan gelip oturuyordu.

Konuşurken acele etmiyordu. Sanki her kelimenin bir bedeli varmış gibi, dikkatle seçiyordu sözcüklerini. O konuşma sırasında hayatının, ölümle kurduğu tuhaf ama sakin ilişki irkiltici olduğu kadar da düşündürücü biçimde görünür hale geliyor ve o andaki duruşunu da belirleyen bu ilişkinin derin izleri hissediliyordu. Zira ölümden söz ederken bile dramatik değildi; alışkın bir tanıdıktan bahseder gibiydi.

Doğduğu ilk yıllarda, dünyadaki en nadir genetik hastalıklardan birinin teşhisi konmuştu ona. Doktorların cümleleri netti, acımasızdı: “Üç yaşında ölür… Yediye kadar yaşar… On iki mucize olur…” gibi ümitsiz tespitler elbette anne babasını derinden yaralamıştır. Ve daha sonra da kendi kırılganlığını anladığı her anda onu yaralamıştır. Bununla beraber Bülent Akyürek sanki de kendisine biçilen ömrü kabul etmemiş gibi, bir biçimde yaşamayı, ayakta kalmayı, bildiğince üretmeyi, söylemeyi, anlatmayı, yazmayı, uyarmayı seçmişti.

Bazıları, kaderin önüne bırakılan bu takvimleri yırtarak yaşarlar ki; Bülent Akyürek de onlardandı. Ölümle erken tanışmıştı ama hayatla erken vedalaşmadı. Aksine, yaşama tutunmayı öğrendi. Gençliği, hayata hazırlanmakla değil, hayata direnmekle geçti. Okudu. Çok okudu. Okumak onun için bir kaçış değil, bir varoluş biçimiydi. Kitap basabilmek, dergi çıkarabilmek için gündelik işlerde çalıştı. Kazandığı her kuruşu yine kitaplara yatırdı.

Nitekim o, kendi içini büyütmeden dünyayı anlatamayacağını biliyordu. Yazmak istiyordu ve ona göre yazarlık, bir meslekten önce bir ahlâk meselesi olarak içte bir yerlerde yeşermeliydi.

O kadar ki, henüz on yedi yaşındayken dönemin en tanınmış gazeteci-yazarlarından birinin yanına gidip “Ben yazar olmak istiyorum” dediğinde, ona boş bir sayfa uzatılmıştı. “Bu duvara bak ve bana duvar hakkında bir yazı yaz.” O gün yazdığı metin, yalnızca bir alıştırma değildi; hayatın ileride karşısına çıkaracağı sınavın ilk provasıydı. Yazıyı okuyan o yazarın söylediği cümle, yıllar sonra bile yankılanacaktı: “Sakın yazmayı bırakma, iyi bir yazar olacaksın.”

Felç kaldığı dönemlerde, gerçekten de duvara bakmak zorunda kalmıştı Bülent Akyürek; Ama bu hal de onu ümitsizliğe sürüklememiş, artık karşısında duvar olmaktan çok daha başka anlamlar kazanan o duvarı da çoktan yazmıştı. Onun gözünde önce bir metafor haline gelen o duvar giderek gerçeğe dönüşen bir şey, bir durum, bir anlam haline gelmiş ve Bülent Akyürek kendisine gösterilen ve hakkında yazması istenilen duvarı önce hayata dair bir metafor haline getirmiş, sonra da bu metaforu gerçeğe çevirmişti.



Erzurum’da öğlen vaktini ikindiye götüren o memleket göğü altında binlerce kitap okuduğundan söz etmişti o gün. Böylece bedenini hareketsizliğini de zihninin genişliğiyle telafi etmiş, görünmez biçimde bir canlılık kazanarak okumaya ve yazmaya adamıştı kendini.

Kemikleri kırılgandı; hastalık kemik erimesine yol açıyor, dizleri durup dururken kırılıyordu. Bu yüzden “dizlerim kırıldı” dediğinde mecaz yapmıyordu. Gerçekten kırılıyordu Bülent Akyürek’in dizleri. Son iki kitabının ‘Satılık Adam’ ve ‘Geriye Doğru İleri’nin çıkışıyla birlikte görünürlük kazandığı o kısacık demlerde söylediği zaman çoğunun yeni duyduğu “Ümit yorgunuyum” şeklindeki sözleri ise ,bir vazgeçişi, küskünlüğü örtük biçimde gösteriyor gibi görünse de gerçekte bunu ilan etmiyordu. Bu yüzden de onun bu sözlerini, Bülent Akyürek’i aynı gün birlikte tanıdığımız ve sonradan daha derin bir muhabbeti sürdürdüğü sevgili Şahin Torun’un da ifadesiyle; yolun sonuna yaklaştığını hisseden ama yine de yürümekten vazgeçmeyen bir insanın iç çekişi olarak değerlendirmek mümkün olsa gerek. Zira onu tanıyan hemen herkesin söyleyeceği gibi; Bülent Akyürek kesinlikle umutsuz değildi; olsa olsa belki umudun ağırlığını taşımaktan yorulmuştu.

Hayatı boyunca hiç ümitsiz olmadı. Sadece, yaşamla ölüm arasındaki o ince ipin her an kopabileceğini bilmenin verdiği bir dinginlik vardı onda. Öyle olmasaydı eğer, şu kısa sayılacak ömrüne, her birine canhıraş bir uyarıyı kaydetmeye çabaladığı; [Ve Tanrı Ağladı, Cinnetim Cennetimdir, İtin Biri, Yağmur Getiren Fırtına, Çöldeki Penguen, Zamanın Efendisi, Kadınlar Üzerine Ahmet Abi’nin Gözünden Kaçanlar, Boş Laflar Antolojisi, Yılgın Türkler, Seviyordum Söyleyemedim, Güzel Susma Sanatı, Felsefeden Acil Çıkış…] gibi şunca kitabı hayatına sığdırmak nasıl olabilirdi ki?...

İşte bu yolda kimi zaman sandalyeyle, kimi zaman koltuk değnekleriyle ve meşhur otuz yıllık kahverengi montuyla, dahası tek çeşit kıyafetiyle ülkenin dört bir yanındaki üniversiteleri gezdi. Otelleri değil, öğrenci yurtlarını tercih etti. Gençlerle sabahlara kadar konuştu. Kapitalizmin parlatılmış başarı hikâyelerine sırtını döndü. “Kimseyi yetiştirmediler” diyerek edebiyat dünyasını eleştirdi ama eleştiriyle yetinmedi; yazarlık atölyesi kurdu, kalem yetiştirmeye çalıştı. Yazmak onun için yalnızca kendini ifade etmek değil, başkalarına da bir nebze alan açmaktı.

Cesurdu. Gerçeği eğip bükmeden söyledi her zaman. Mavi Marmara Risalesi’nde olduğu gibi, zalimin yüzüne konuştu. Bunun bedelini bilerek yazdı. Güvenli cümleler kurmadı. O yüzden sevildiği kadar rahatsız da etti. Zira o, hakikatin rahatlatmak zorunda olmadığını da çok iyi biliyordu.

“İçinizdeki Öküze Oha Deyin” dediğinde, bir slogan atmıyordu; bir çağın zihnini sarsıyordu Bülent Akyürek; belki de bu yüzden o dönemin en meşhur kişisel gelişim kitabı olan ‘İçindeki Devi Uyandır’ dan söz ederken o devin aslında bir öküz olduğunu ilan edercesine konuşmuş ve öylece yazmıştı.

En görünür haliyle bu sahte motivasyon kitaplarının gençlerin aklını bulandırmasına karşı yazmıştı bu kitabı Bülent Akyürek. “Acı çekmeden öğrenilen her cümlenin kanadı vardır” derken, bunu teoriden değil, özbeöz kendi hayatından biliyordu.

Nitekim bütün bu sahteliklere bakarken de; yükseltilen insanların düşüşte nasıl yalnız bırakıldığını görmüşçesine ‘…bu enkazdan gençleri kim çıkaracak?…’ diye sormuştu.

Hastalığı ilerledikçe ilermiş, adı batasıca Gaucher’in kemik iliğini baskılaması, sonunda lösemiye dönüşmüş, yıllar süren kemoterapi seanslarından sonra akciğerlerinde biriken sular nefes almanın bile imkansız hale getirmiş, acı dolu günler içinde yaşamak durumunda kalmış, lakin hiçbir zaman yorulmamış, yazmayı bırakmamış, tüm bu acılı günler boyunca konuşacak enerjisi kalmadığında bile yazmaya devam etmişti.

Onu yakından tanıyanların kolayca bileceği üzere; yazmak, -benzetilecek olsa çokta yersiz düşmeyecek biçimde- onun son nefesi sayılabilecek bir eylem niteliğindeydi.

Nitekim; “Satılık Adam” yirmi beş yılın içine yayılmış büyük bir emeğin ürünüydü ona göre. Her cümlesi, darağacının altından yazılmış gibiydi. Zira o, Türkiye’den de bir dünya romanı çıkabileceğine inanıyordu. Tam da bu yüzden yazmaktan hiç vazgeçmedi. Romanlarının şifrelerini başka kitaplara gizledi. Öyle ki, yazmak, onun için bir sona hazırlanmak değil; sonu anlamlandırmaktı.

TRT’deki son programında “Ölünce insandan geriye bir kelime kalmalı” diye bir güzel söz söylemişti. Ona göre insanın bir ömrü tek kelimeyle özetlemesi demeye geliyordu bu…

Şimdi biz de durup onun dediği bu güzel sözle onu tarif edecek olursak, onu temsil edecek kelime de artık belli olsa gerek ki; bu kelime, tek kelime [Güzel] olur muhakkak…

Güzel, evet, güzel…

Güzel bir adamdı Bülent Akyürek.

Cesur bir kalemdi ve ardında ondan geriye kalan kolayca doldurulamayacak bir boşluk kaldı geriye.

Bazıları yok olurken var olurlar diye bir söz söylenir ya; işte onun yokluğu, varlığından daha çok şey söylüyor şimdi. Çünkü gerçekten yok olmuş olsaydı, bu satırlar da olmayacaktı.

İnsan gider, söz biter sanılır; oysa bazen tam tersi olur. Söz de asıl o zaman başlar…

Rabbim sana rahmetiyle muamele etsin güzel adam; seni unutmayacağız!


HECE DERGİSİ, YIL:30, SAYI:351, MART 2026